Soli Sol Soli, The Source of Cosmic Energy, The Only Beauty of Universe

Wednesday, October 20, 2010

Saat Sekizi Geç Vurdu

Kime ne desem
Boyuna kendimi dinliyordum eski yağmurları dinliyordum

Düşünmeden biliyordum deniz ılıdı
Dökülen çelik katı
Yürüyenler yan yana

Yüzümü güneşe dinlendirsem
Dağın dağ olduğunu bilsem ovanın ova ağacın ağaç
Kurtulurdum

Çok köprülü sular gibi git git bitmedi
Boyuna kendimi dinliyordum eski yağmurları dinliyordum

Saat sekizi geç vurdu
Giden gitmiş hüznü ayaklandırmak boşuna
Düşünmeden biliyordum

Monday, August 09, 2010

Düşlerin parlayıp söndüğü yerde
Buluşmak seninle bir akşam üstü
Umarsız şarkılar dudağımda bir yarım ezgi
Sığınmak, gözlerine sığınmak bir akşam üstü

Gözlerin bir çığlık, bir yaralı haykırış
Gözlerin bu gece çok uzaktan geçen bir gemi

Bir orman bir gece kar altındayken
Çocuksu, uçarı koşmak seninle
Elini avcumda bulup yitirmek, yitirmek
Sığınmak, ellerine sığınmak bir gece vakti

Ellerin bir martı, telaşlı ve ürkek
Ellerin fırtınada çırpınan bir beyaz yelken

Bir kenti böylece bırakıp gitmek
İçinde bin kaygı, binbir soruyla
Bitmemiş bir şarkı dudağında bir yarım ezgi
Sığınmak, şarkılara sığınmak bir ömür boyu

Gözlerin bir çığlık, bir yaralı haykırış
Gözlerin bu gece çok uzaktan geçen bir gemi
Ellerin bir martı, telaşlı ve ürkek
Ellerin fırtınada çırpınan bir beyaz yelken

Saturday, July 24, 2010

Olur ya hayat bu
Her yerde yaşanır
Hava var nasıl olsa
Su da var
yiyecek bir şey mutlaka bulunur
Mekan yer yüzü olunca...
A.E

Thursday, July 22, 2010

Bir nehir ki ömrüm
Taşır bin yıllık kavgasını
Yurtsuz aşklarımın

Bir nehir ki ömrüm
Yüreğim baş eğmez bir haylaz

Bir nehir ki ömrüm
Buzun ateşe değdiği zaman
Terin toprağa
Gülün yaprağa
Işığın suya değdiği zaman
Dudaklarım gözlerinde
Aşkı içeceğiz...

Monday, July 19, 2010

Sonra fark ettim ki; su akıyor,rüzgar esiyor,yağmur yağıyor...

Her şey yine ve aynı şekilde oluyor...

Öyle bir yere geldim ki; Sıcak ve soğuk, aşk ve nefret,savaş ve barış...
Üşümek ve sonra ısınmak gibi...

Gitsem ayrılık olur kalsam çöl...

Gidersem bende hasret olur ve belki beni sevenlerde özler...
Ama anladım ki; özlemden kimse ölmüyor,
Ama ben ölüyorum...

Nefes alıyorum,önemsiyorum ve gitmek istiyorum...

Anladım ki hasret yeni bir aşka kadar sürüyor...

Sevdiklerim ve beni sevenler,
Bağışlayın...
Su akıyor ve ben gidiyorum...

Wednesday, July 14, 2010

Nel mezzo del cammin di nostra vita
mi ritrovai per una selva oscura
ché la diritta via era smarrita.
Ahi quanto a dir qual era è cosa dura
esta selva selvaggia e aspra e forte
che nel pensier rinova la pa
ura!
Dante

Thursday, July 01, 2010

Ruha gelince,
tanıyacaksa kendini,
bir başka ruhun
derinliklerine bakması gerek:
hem yabancı, hem düşman, aynada gördük onu.

İyi çocuklardı yoldaşlarımız, hiç yakınmıyorlardı
yorgunluktan, susuzluktan, soğuktan,
ağaçlar ve dalgalar gibi dayanıklıydılar
rüzgârla yağmuru kabul eden,
geceyle güneşi,
onca değişim içinde hiç değişmeden.
İyi insanlardı, günlerce başlarını eğip
hep birden soluyarak
küreklerde ter döktüler,
kanlarıyla kızardı uysal derileri.
Kimi zaman türküye durdular, başlarını eğip
hint incirlerinin bittiği ıssız adadan geçerken,
köpeklerin havladığı burnun ötesinde,
batan güne doğru.
Kendini tanıyacaksa ruh, diyorlardı,
bir başka ruhun derinliklerine bakması gerek
Ve kürekler vuruyordu denizin yaldızına gün batarken.

Nice burunlar geçtik, nice adalar,
deniz bir başka denize karışıyordu,
martıları, ayı balıkları başka.
Gün oldu, mutsuz kadınlar yas içinde
dönmeyen çocuklarına ağladılar,
öfkeyle Büyük İskender'i sordu başkaları
ve Asya'nın derinliklerine gömülen kahramanlıkları.
Gecenin kokularıyla yoğun kıyılara demirledik gemiyi,
kuş cıvıltıları, suları elimizde büyük bir mutluluğun
anısını bırakan.
Ama hiç sonu gelmiyordu bu yolculukların.
Ruhları bir olmuştu küreklerle, ıskarmozlarla,
asık yüzlü pruvasıyla geminin,
dümen suyuyla bir,
yüzlerinin görüntüsünü kıran sularla bir.
Birer birer öldüler
başları eğik yoldaşlarımız.
Kürekleri belirtisi kıyıda yattıkları toprağın.

Kimseler yok adlarını anacak.
Alın yazısı...
Y.G.

Wednesday, June 11, 2008

...

Üç yıl boyunca hiç durmadan haberciyi bekledik
gözlerimizi dikip çamlara, kıyıya ve yıldızlara.
Bir olup sabanın demiriyle, omurgasıyla geminin,
İlk tohumu arıyorduk eski oyun yeniden başlasın diye.
Yaralarla döndük yurdumuza, elimiz kolumuz tutmuyordu,
ağzımız tuz pas içinde.
Kuzeye doğru yol aldık uyandığımızda,
lekesiz kanatlarıyla bizi sislere salan
kuğuların yaraladığı yabancılardık.
Uluyan gündoğusu çıldırttı bizi kış gecelerinde,
yazları,
ölmeyen günün acısında yitirdik kendimizi.
Birlikte getirdik dönüşte
Bu oyma kabartmalarını saygılı bir sanatın.

Saturday, November 18, 2006

 Posted by Picasa

Wednesday, February 15, 2006

Mirabeau Köprüsü

Seine akıyor Mirabeau Köprüsünün altından
Ve şu bizim aşkımız
Olur mu durasın şimdi anımsamadan
Sevincin geldiğini ancak acının ardından
Çalsana saat insene ey gece
Günler geçiyor bense hep aynı yerde
Yüz yüze duralım böyle elin elimde kalsın
Ve aksın dursun
Sonsuz bakışlar dalgalar yorgun argın
Köprüsü altından kollarımızın
Çalsana saat insene ey gece
Günler geçiyor bense hep aynı yerde
Aşklar akıp gidiyor şu akarsu gibi
Akıp gidiyor aşklar
Hayat öyle durgun öyle yavaş ki
Ve umut nasıl zorlu nasıl depdeli
Çalsana saat insene ey gece
Günler geçiyor bense hep aynı yerde
Günler geçiyor günler haftalar yaman
Ve dönmüyor geri
Ne çıkıp giden aşklar ne geçen zaman
Seine akıyor
Mirabeau Köprüsünün altından
Çalsana saat insene ey gece
Günler geçiyor bense hep aynı yerde
G.A

Tired with all these, for restful death I cry,
As, to behold desert a beggar born,
And needy nothing trimm'd in jollity,
And purest faith unhappily forsworn,
And guilded honour shamefully misplaced,
And maiden virtue rudely strumpeted,
And right perfection wrongfully disgraced,
And strength by limping sway disabled,
And art made tongue-tied by authority,
And folly doctor-like controlling skill,
And simple truth miscall'd simplicity,
And captive good attending captain ill:
Tired with all these, from these would I be gone,
Save that, to die, I leave my love alone.

W.S

Friday, February 10, 2006

Umutsuz Bir Şarkı

Çıkıp geliyor hayalin beni saran geceden.Denize karıştırıyor inatçı yakınışını ırmak.Terk edilmiş, gün batımındaki rıhtımlar gibi.Ayrılık saati bu, ey terk edilmiş!Yağıyor yüreğime soğuk taç yaprakları.Ey yıkıntı uçurumu, vahşi mağarası kaza geçirenlerin.Sende toplanır savaşlar ve uçuşlar.Yükselir senden şarkı kuşlarının kanatları.Bir uzaklık gibi yuttun her şeyi.Deniz gibi, zaman gibi sende battı her şey!Saldırı ve öpüşün mutlu saatiydi o.Deniz feneri gibi parıldayan o esrime saati.Uçuş korkusu, kör dalgıç öfkesi,çalkantılı esrikliği aşkın, sende battı her şey!Kanatlandı, yaralandı ruhum pusun çocukluğunda.Kayıp keşif, sende battı her şey!Sarıp sarmaladın acıyı, tutunuyorsun arzuya, kendinden geçmişsin üzüntüyle, sende battı her şey!İttim gölge duvarını geriye,arzu ve eylemin ötesine, yürüdüm gittim.Ah, ten, benim tenim, sevip yitirdiğim kadın,seni çağırıyorum yaslı saatte, sana adıyorum şarkımı.İçine aldın sonsuz sevecenliği bir fanus gibive tuz buz etti seni sonsuz unutuluş.Oradaydı adaların kara yalnızlığı,orada sevda kadını, sardı kolların beni.Susuzluk ve açlık vardı, meyveydin sen.Acı ve yıkıntı vardı, mucizeydin sen.Ah kadın, bilmem nasıl erittin beniruhumun toprağında, kollarının arasında!Ne korkunç ve ne kısa oldu sana olan tutkum!Ne zorlu ve ne esrik, ne gergin ve ne aç.Öpücükler mezarlığı, sönmedi hâlâ yangını mezarlarınınyanar hâlâ kuşların gagaladığı verimli dalların. Ey ısırılmış ağız, ey öpülmüş organlar, ey aç dişler, ey sarmalanan bedenler.Ey umut ve çabanın çılgın bağlanışı,içinde kaynaşıp umutsuzlandığımız. Ve sevecenlik, su ve toz kadar hafif, başlar sözcük belli belirsiz dudaklar arasında.Yazgımdı bu içinde geçti özlem yolculuğumve orada yıkıldı özlemim, sende battı her şey!Ey yıkıntı uçurumu, içine düştü her şey,çekmediğin hangi üzüntü kaldı, hangi dalgalar kaldı seni yutmayan.Yine de seslendin, şarkı söyledin dalgalardan dalgalara.Dikilip bir gemici gibi pruvasında geminin.Çiçek açarsın şarkılarla hâlâ, hâlâ kırılırsın akıntılarda.Ey yıkıntı uçurumu, açık ve acı kuyu.Solgun kör dalgıç, derinliklerin bahtsızı,kayıp kaşif, sende battı her şey!Ayrılık saati bu, hoyrat, bu gibi saat.Gecenin tüm zaman çizelgelerine işaretlendiği an.Sarar kıyıyı hışırdayan kuşağı denizin.Yükselir soğuk yıldızlar, göç eder kara kuşlar.Terk edilmiş, günbatımındaki rıhtımlar gibi.Titrek bir gölge kaldı ellerimde oynaşan.Ah, her şeyden uzak. Her şeyden uzak.Ayrılık saati bu. Ey terk edilmiş!
Neruda...

Wednesday, June 22, 2005

Teknenin Ölümü

Kara yakındı önce, hem çok yakın, Elimi uzatsam tutardı. Yıldızsız teknemdi inip çıkan gece, Kurumuş gece, kum, kömür, arduvaz... Kara yakındı önce, hem çok yakın, Denizleyin inip çıkan önümde Bir tanrının atardamarı.
Açtım, yorgundum ama uykum yoktu. Günlerce yekesiz yelkensiz Ne de çok kuş takılmıştı ardımıza, Ne çok harman gördüm köpükten beyaz... Açtım, yorgundum ama uykum yoktu. Güneşler hala sağımda solumda, Sürer gibiydi açık deniz.
Deniz en ince hayvanı belleğin Nerden kalktım, o rıhtım, o çan... Bilmiyorum o gök kıyı nereye gitti! Bir masal şebboyu çarmıhtaki yaz. Deniz en ince hayvanı belleğin bir kuşluk vakti tanrının sevdiği Görünür zaman yaratan.
Canlı mıydım? O uğursuz kıyıda Öldüğüm gün de bilemedim. Hep o sallantı, o devinim, o avcıl Bayrak, bir aş tenceresi, bir az Küfür, karı kız öyküleri, sonra Dipteki ölülerin fısıl fısıl Konuşmalarını dinledim.
Doğdum mu? Nasıl? Belki bir tezlik Yeli kımıldadı, kan gibi. Ağaç ve kızak, demir, yağ, halat, katran, Boya kutuları, sünger, tel ve gaz... Derken gün kokulu yüreğimdi ilk Yapının boş gömütünde dikili Sabırsız kaburgama çarpan.
Ruh, şarabı gördü üzümden önce Süt, kan olmak için devinir Tohum bildi herkesten önce ekmeği Gün, denizi salıvermeden batmaz. Ruh, şarabı gördü üzümden önce Ağaç ne diye kalktı çiçeklendi, Denize inmesi nedendir?
Ah yalnızlığın gömük kapıları, Aysız ayışığı gibiydim, Geceleyin gece, gündüzleyin gün Gibi suyun altınavuran yalaz. Ah yalnızlığın gömük kapıları Bir yağmuru dinlercesine bütün Anları iç içe bilirim.
Bir tekne her zaman düşüncelidir. Bizimle demirledi gece. Karaya çıktı tayfalarım uykulu. Pruvamda çok acayip bir yıldız Konmak istercesine gider gelir, Suları budanmış bir yolculuğu Sürdürmek isterdi kendince.
Kara yakındı önce, ödağacı Kokusu sarmıştı geceyi. Ve bir kuş bağırdı çağırdı tepemde, Fosforlu sesi kabarık ve ıssız. Lale rengindeydi şimşeğin dalı, Ve güneydoğunun yangını pembe Nakışlı bir çanak gibiydi.
Unutmak istemiyorum bunları, Göğün damarlarını gördüm, Fırtına kırının yaban keçisini, Koşar küpeşteme saçsız sakalsız... Ağaç gibi yırtılan karanlığı, Koca kulaklı lodosu, o fili, Ah yay biçimdeydi ölüm.
Yalnızlıktır denizin tek yasası, Aşkın altın yasasıdır o. Bir gün kum uaynır, ay gıcırdarsa Çalınırsa bir gün gömük kapımız Kalamazsın sabaha inen suda, Kalk kürek, yola düşmenin sırası Aşkın altın yasasıdır o.
Kükürt rengindeki ağzı gecenin Üfürdü huysuz karanlıkta Sintineme düşçül bir ateşböceği Kömürdüm, tahtaydım, kurumuş anız, O böcek oldu yangımı teknemin, anladım kuşun, yıldızın gizini, Başladım usuldan yanmaya.
Söndüremezdi kimse bu ateşi, Kıyıdan kesilmiş sularda, Kara hem yakındı şimdi, hem çok uzak Bir yanyanaydım onunla, bir yalnız. Devirdim bütün yüklediklerimi Ve demiri uykuda bırakarak Bindirdim eskil kayalara.
Parçalanıyordum kimse bilmeden, Ateştim cevizin içinde, Ve bir gece içinde bilmeden öldüm. Ey gece, nereden yol bulacağız, ey yaralı göğsüme düşen yelken, Ya sen kürek, solmuş rüzgar gülüm, Ya sen ne diyeceksin, söyle!
Deniz durdu, mumyası yıldızların Erir gün görmüş kayalıkta, Ve yürüdü sabah, denizin ineği. Ölünce ne yapsak sabah oluruz... Ah kara yakındı ve darmadağın Kuşları durmuş zaman kadar eski, Taşları hüzün olan kara.
Kopmuş uykunun iskeletiyim ben, Artık yelin göğsü olamam. Gördün mü ölümün gözündeki mor rengi, Söyle, ölüp dirilen Tanrı, Temmuz, Ay yapraklarının indiği bu dam, Eski düşleri taşır mı yeniden, Koca karınlı kuşlar gibi.
Bir yanda parçalanmış teknem durur, Sert tütünüyle gün bir yanda. Kara yakındı önce, hem çok yakındı, Elimi uzatsam tutardı ama Yalnızlıktır denizin tek yasası, Bütün ölüler unutulur, Yaşayanlar kalır tek başlarına.
Akşamleyin kaptan, birkaç gemici Gelip dizildiler kıyıya. Tutunacak bir tekne arar gibiydi Ayağı kayan meltem ve cigara İçerek konuştular gizli gizli, Bense dalgın bakıyordum, boşuna Koparılmış süsendim sanki.
Çalıştılar bir hafta, Ağustosun Altısında bütün iş bitti. Kesik baş çapa, iplerim, küreklerim Kumsalda şaşkın bir yığındır şimdi. Tüter el ayak, tüter ıslak odun, Denizin uzaklardan getirdiği Yabancı, anlamsız bir şeyim.
M.C.A.